if you go chasing rabbits, and you know you're going to fall..

25 Haziran 2011 Cumartesi

Mary and Max

'god gave us our relatives; thank god we can choose our friends.'


Adam Elliot, kendi yaşadığı mektup arkadaşlığından esinlenerek Mary and Max isimli stop motion filmi yazmış. Bu film, daha önce izlediğim hiçbir animasyona benzemiyor. Ne sevimli ufak çocuklar, konuşan - zıplayan hayvanlar ne de rengarenk çiçekler ve çokça güldürecek unsur var. İzlerken çok güldüm ancak bu 'gülsem mi, bir dakika her an ağlayabilirim bile' şeklinde garip bir duygu eşliğinde tezahür etti. Bir de bu güzel animasyon film, 'ama arkadaşlar iyidir' demenin en güzel yollarını gösterdiğinden, ne kadar hüzünlü de olsa, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle izledim  ben.

Mary 8 yaşında yalnız bir çocuk; burada tüm sevimli animasyon çocuklarından ayrılıyor. 'Seninle hiç dalga geçtiler mi?' diyor mesela, tavuk besliyor ve Amerika'daki çocukların kutu kolalardan çıktığına dair düşünceleri var. Bu düşüncelerini teyit etme isteği ile bir arkadaşı oluyor. New York'ta yaşayan Max, 44 yaşında;o da yalnız. Balığı ve bilim insanlarının adlarını verdiği salyangozları dışında arkadaşı yok; ancak çocukların kutu koladan gelmediğini biliyor. Bebekler hahamların kuluçkaya yattığı yumurtalardan gelir. Eğer Yahudi değilsen, kuluçkaya yatanlar katolik rahibelerdir. Eğer ateistsen, pislik ve yalnız fahişelerdir kuluçkaya yatanlar. 
Böylelikle Mary ve Max, bildikleri ve bilmedikleriyle birbirlerinin en iyi ve tek arkadaşı olurlar. 

Kıtalar arası uçan çikolatalar, öfke, mutluluk, hissizlik, hissetmek, yalnızlık, sanrılar, dudaklarınla veya beyninle gülümsemek gibi sayısız ayrıntıyla major depresif bir animasyon bu; olmadı bipolar stop motion film. Ancak bunun gibi birçok yeni kavramı insanın hayatına sokabilecek cinsten. Ben Max'ı çok sevdim. Sessizdir diye aya gitme isteğinden tut, ruhsal sıkıntılarına, beslediği balıklara ve ölen balıklardan kurtulma yöntemine kadar her şeyini. Otobüs beklerken insanlar hakkında düşündüğü şeylerde veya birinin yüzüne bakıp ne hisettiğini anlayamamasında kendimi görmüş olabilirim belki.

Dip not: filmi çok sevdim.

Dip dip not: filmi eğer kışın izlemiş olsaydım, battaniyenin altında kıvrılıp izlerdim.

Dip dip dip not: Max gibi bir arkadaşım olsun isterdim.



23 Haziran 2011 Perşembe

"Kent dediğin nedir ki bir ruh halinden başka?"

"İnşaat halindeki Park Otel, hiç doğmamış bir varlığın hortlamasıydı sanki; önünden geçen insanların suni teneffüsleriyle ayakta duran, manzaranın kanını içerek yaşayan beton rengi bir hortlak. Caddenin başında dikili büfeyse, camekanındaki renkli dergi kapaklarıyla evin en ruhsuz duvarını şenlendiren kalabalık bir akvaryum gibi yaşantının hızlı akışını kantılamak için elinden geleni yapsa da buradaki loşluğun altından kalkamıyordu bir türlü. Koku... yine hiçbir şey kokmuyordu. Ya da Ferhan ne zaman Gümüşsuyu'na gelse koku alma duyusu devreden çıkıyordu. Kokusuzluğun yoksunluktan sayılmadığı tek uzam olan düşlerde bile, içinde geçen görüntülerle -pıhtı, kuş, taş, cam kırığı, artık neyse- kokunun tadını çağrıştıracak kadar akışkan, yapışkan, kaskatı ve kıpkırmızıyken, bu caddede duran benzer nesneler, onu burunsuz kılacak kadar kokusuzdu. "


Sema Kaygusuz - Doyma Noktası (Sandık Lekesi adlı öyküden)



şarkı: Dvig - Jutros mi je ruza procvetala