if you go chasing rabbits, and you know you're going to fall..

30 Haziran 2011 Perşembe

Suya Dönüşen Sorular


Hak etmek diye bir sözcük olmasaydı keşke, hem o zaman onu ifade eden anlamlar da olmazdı. Kimse başına gelen kötü şeylerden sorumlu olmazdı ve kimse başına gelmesi gereken ama gelmeyen iyi şeyleri beklemezdi. Şahsım adına belirlenen, benim gördüğümle aynı şey mi yoksa? Eğer öyleyse hak etmek diye bir kavram zaten hiç olmamıştır. 'Dünyanın dışına atılmış bir adım' ve onlarca karşılıksız soru. Başka bir şey yok.

25 Haziran 2011 Cumartesi

Mary and Max

'god gave us our relatives; thank god we can choose our friends.'


Adam Elliot, kendi yaşadığı mektup arkadaşlığından esinlenerek Mary and Max isimli stop motion filmi yazmış. Bu film, daha önce izlediğim hiçbir animasyona benzemiyor. Ne sevimli ufak çocuklar, konuşan - zıplayan hayvanlar ne de rengarenk çiçekler ve çokça güldürecek unsur var. İzlerken çok güldüm ancak bu 'gülsem mi, bir dakika her an ağlayabilirim bile' şeklinde garip bir duygu eşliğinde tezahür etti. Bir de bu güzel animasyon film, 'ama arkadaşlar iyidir' demenin en güzel yollarını gösterdiğinden, ne kadar hüzünlü de olsa, yüzümde kocaman bir gülümsemeyle izledim  ben.

Mary 8 yaşında yalnız bir çocuk; burada tüm sevimli animasyon çocuklarından ayrılıyor. 'Seninle hiç dalga geçtiler mi?' diyor mesela, tavuk besliyor ve Amerika'daki çocukların kutu kolalardan çıktığına dair düşünceleri var. Bu düşüncelerini teyit etme isteği ile bir arkadaşı oluyor. New York'ta yaşayan Max, 44 yaşında;o da yalnız. Balığı ve bilim insanlarının adlarını verdiği salyangozları dışında arkadaşı yok; ancak çocukların kutu koladan gelmediğini biliyor. Bebekler hahamların kuluçkaya yattığı yumurtalardan gelir. Eğer Yahudi değilsen, kuluçkaya yatanlar katolik rahibelerdir. Eğer ateistsen, pislik ve yalnız fahişelerdir kuluçkaya yatanlar. 
Böylelikle Mary ve Max, bildikleri ve bilmedikleriyle birbirlerinin en iyi ve tek arkadaşı olurlar. 

Kıtalar arası uçan çikolatalar, öfke, mutluluk, hissizlik, hissetmek, yalnızlık, sanrılar, dudaklarınla veya beyninle gülümsemek gibi sayısız ayrıntıyla major depresif bir animasyon bu; olmadı bipolar stop motion film. Ancak bunun gibi birçok yeni kavramı insanın hayatına sokabilecek cinsten. Ben Max'ı çok sevdim. Sessizdir diye aya gitme isteğinden tut, ruhsal sıkıntılarına, beslediği balıklara ve ölen balıklardan kurtulma yöntemine kadar her şeyini. Otobüs beklerken insanlar hakkında düşündüğü şeylerde veya birinin yüzüne bakıp ne hisettiğini anlayamamasında kendimi görmüş olabilirim belki.

Dip not: filmi çok sevdim.

Dip dip not: filmi eğer kışın izlemiş olsaydım, battaniyenin altında kıvrılıp izlerdim.

Dip dip dip not: Max gibi bir arkadaşım olsun isterdim.



23 Haziran 2011 Perşembe

"Kent dediğin nedir ki bir ruh halinden başka?"

"İnşaat halindeki Park Otel, hiç doğmamış bir varlığın hortlamasıydı sanki; önünden geçen insanların suni teneffüsleriyle ayakta duran, manzaranın kanını içerek yaşayan beton rengi bir hortlak. Caddenin başında dikili büfeyse, camekanındaki renkli dergi kapaklarıyla evin en ruhsuz duvarını şenlendiren kalabalık bir akvaryum gibi yaşantının hızlı akışını kantılamak için elinden geleni yapsa da buradaki loşluğun altından kalkamıyordu bir türlü. Koku... yine hiçbir şey kokmuyordu. Ya da Ferhan ne zaman Gümüşsuyu'na gelse koku alma duyusu devreden çıkıyordu. Kokusuzluğun yoksunluktan sayılmadığı tek uzam olan düşlerde bile, içinde geçen görüntülerle -pıhtı, kuş, taş, cam kırığı, artık neyse- kokunun tadını çağrıştıracak kadar akışkan, yapışkan, kaskatı ve kıpkırmızıyken, bu caddede duran benzer nesneler, onu burunsuz kılacak kadar kokusuzdu. "


Sema Kaygusuz - Doyma Noktası (Sandık Lekesi adlı öyküden)



şarkı: Dvig - Jutros mi je ruza procvetala

19 Haziran 2011 Pazar

Ğ


Daha kötüsünün olamayacağı fikri, içinde büyük bir yanılgıyı barındırır çünkü her zaman daha kötüsü vardır. Ancak nadiren gerçekleşen bu yanılmama durumunun keyfini sürmek lazım. Bir zaman en kötüsü gerçekleşirken bu yargıda yanılmadıysam, bugün haklılığımın keyfini çıkarabilirim.




Damien Rice - The Blowers Daughter

Önce şarkı geldi aklıma; sonra birkaç kez dinledim; sonra da gözümü alamadığım tek şeyin çikolatalı pasta olduğunu düşündüm durdum.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Dünyadaki Cehennem



İnternette gazetelere göz atarken tek bir sayfada ne kadar çok kadınlara yönelik, kadınlarla ilgili ve cinsiyetçi haberler olduğuna bakıyordum. Gazete okurken ilk gözettiğim şey bu değil elbet; ancak algılarım bu yönde çalıştığı için birden fazla çirkin haber olduğunda direk dikkatimi çekiyor. Çirkin haberden kastım ya dil ve ifade itibariyle cinsiyetçi olması ya da içerik itibariyle kadınlara çektirilen birbirinden iğrenç eziyetlerle alakalı olması. Örneklemek gerekirse;
-İlk gözüme çarpan "İran sokaklarında giyim denetimi" başlıklı haber oluyor. Giyim denetimi deyince bunu giyinen her canlıya yönelik bir denetim olarak algılama aptallığına düşmemek lazım; denetim elbette kadınları hedef alıyor. Bir de haberden öğrendiğim kadarıyla köpek gezdirmek de yasakmış. 
-Thomson Reuters Vakfı'nın yaptığı araştırmaya göre, kadınlar için en tehlikeli ülke Afganistan imiş. Doğru söze ne denir.. Haberin devamı oldukça rahatsız edici. Kadınlar için ikinci en tehlikeli ülke Kongo, BM tarafından dünya tecavüz başkenti olarak adlandırılıyormuş; böyle bir başkent tanımını ilk defa duyuyorum. Ülkede, yılda 400 bin kadın tecavüze uğruyormuş; sanırım tecavüze uğramamış kadın kalmamıştır. Bunu izleyen Hindistan, Pakistan, Somali. Buralarda da kadın sünnetinden tut, doğar doğmaz öldürülen kız bebeklere, recm cezasına kadar bir sürü iğrenç olay. 
Doğuya doğru gittikçe, dünyada cehennemi kurma çalışmaları hız kazanıyor anlaşılan. Penis sahibi olmayı tanrı olmak sanan erkeklerin kurduğu dünya aslında inandıkları 'öbür dünya'yı yok etmeye yarıyor. Zira kadınlar için bundan ala cehennem olamaz; ceza çekmek için başka bir dünyaya ne gerek (neyin cezasıysa artık)...
- Bir başka haber de güzel memleketimden; bir vali, mezuniyet törenleri için kılık kıyafet uyarısında bulunmuş. Kılık kıyafet dediysem, lütfen yine giyinenen her canlıya yönelik bir uyarı olarak algılamayalım. Kızların etekleri dizini kapatsın, askılı giymesinler vs. Vay arkadaş diyorum; devlet elini benim götümden başımdan hiç çekmiyor. Ne azgın bir devlet, ne azgın bir erkek soyu ki, tüm vücudumu kapatsam bu sefer sesimden tahrik olacak biliyorum. Ayrıca ne bedenmiş bu bendeki, bu bizdeki, uğraş uğraş derdi bitmiyor. Biri rüyasında çıplak liseli kızlar görüyor, sabah olunca da 'örtün şunları' diye vaaz veriyor bence; aklıma başka bir açıklama gelmedi. 

Her şey Milliyet internet sayfası gibi aslında; sayfanın başında toplumun ahlak bekçisinin ağzından çıkmış gibi yazılan haberler, aşağı doğru kaydıkça bilmemkimin seksi pozları, formunu korumanın 50 yolu, altın vücut yağı ile plajlarda göz kamaştırma, erkeği baştan çıkarmanın akla gelmemiş yolları...


Dünyada cehennem çoktan kurulmuş zaten (önce kadınlar için), mühim olan dünyada cennette olana yakın şeylere sahip olmak. Bunun pek kolay olduğunu sanmıyorum ama aklıma hep üniversite birinci sınıftaki sınav sorumuz geliyor;
"Birbirimizin karşısında utanmadan çırılçıplak durabildiğimiz gün, dünyada cenneti kurmuşuz demektir."



Bu da çıplaklık güzeldir klibi; şarkıyı beğenmedim ama klip çok güzel, çok doğal ve sakin...




13 Haziran 2011 Pazartesi

İçimi Döküyorum, Tutmayın!

Edip Cansever'in Mendilimde Kan Sesleri şiiri, beni buraya ait hissettiren ender şeylerden biri;

boynu bükük duruyorsam eğer
içimden böyle geldiği için değil
ama hiç değil
ah güzel ahmet abim benim
insan yaşadığı yere benzer
o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
suyunda yüzen balığa
toprağını iten çiçeğe
dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
konya'nın beyaz
anteb'in kırmızı düzlüğüne benzer
göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
öylesine benzer ki

...

Şiirin her dizesi ve özellikle E. Cansever'in 'ah be Ahmet abim' deyişi içime dokunuyor nedense. İnsan yaşadığı yere benzer evet, öyle ya da böyle yaşadığı yere benzer. 
Ben de Türkiye'ye benziyorum bazen ("ne kadar benziyoruz Türkiye'ye ahmet abi..."). Ne sevebiliyorum ne terk edebiliyorum ama benziyorum. Türkiye'de de, benim kendi dünyamda da çok az şey değişiyor. Değişiklik de öyle bir geliyor ki, varlığını hissettirmemek için her şeyi yapmış sanki... 


Düşünüyorum da, ben her seçimde oy vermekle vermemek arasında bi fark görmez ve bu nedenle gidip oy veririm. Bu sefer bir farklılık vardı; kapıda iki kadın bisküvi ve lokum dağıtıyordu. Hemen alıp, lokumu iki bisküvinin arasına sıkıştırdım ve afiyetle yedim. Sonra da elimdeki lokumun tozunu her yere bulaştırdım. Değişmeyen de bir şey vardı; oy kullanmak üzere içeri girerken hep Platon geliyor aklıma. Asırlar sonra hala ne kadar haklı olduğunu tüm elitist fikirlerimle bir kez daha görüyorum. Çıkarken ise bundan farklı ama her seferinde yine aynı şey aklıma geliyor: 'Demokrasi var diyorlar ama benim seçtiklerim hiç kazanamıyor. Seyahat özgürlüğü var diyorlar ama ben hiç seyahat edemiyorum.' Evet, seyahat edemiyorum ve bu seçim sonuçlarından daha fazla koyuyor.  


Neyse, bırakalım bunları. Ben kendime apolitik bir dünya kuruyorum, bitmesine az kaldı.


Dün tüm cam çerçeveyi aşağı indirmeyi çok istedim. Elimde bir sopa, başta kitaplığım olmak üzere her şeyi paramparça etmenin beni rahatlatacak tek şey olduğunu düşündüm. Sinir krizine ramak kala yatıp uyudum. Ben de zaman zaman insani özelliklere sahip oluyorum, bu nedenle de bıkıyorum. Bıktım evet, bugünkü gibi bir zaman dilimini yaşamaktan bıktım, sonra bir daha bıktım. O kurum senin bu kurum benim; bitmez tükenmez sınav ve mülakatlar, canımdan bezdim artık. Uzun süredir üstüme yapışmış olan sessizliği bozuyorum; beynimi siktiniz lan, yeter artık, yeter!

Bu arada, dün yatmadan önce internette gezinirken, gazetenin birinde şu aşağıdaki fotoğraftaki iki tipi gördüm ve çok güldüm. Ellerinde bayrağını taşıdıkları partinin hangisi olduğu umurumda değil ama genel ve eşit oy gerçekten birinin götünden uydurduğu bir rezillik. (Bu gibi cümleleri kuranlar hemen ardından 'aşağılamak istemiyorum, yanlış anlaşılmasın' falan derler. Başkası demeden ben söyleyeyim; evet aşağılıyorum.)




10 Haziran 2011 Cuma

Operadaki İncir Ağacı


İçimi iyice daraltan can sıkıntısıyla boğuşuyorum madem, sana sarayım dedim saygıdeğer blog. Bana katlanmak durumundasın, görevini yerine getir ve beni zor kullanmaya mecbur etme. Görüldüğü üzere şiddet dürtüsünün can sıkıntısıyla eş zamanlı olarak harekete geçtiği oluyor. Şu durumda bir bungee jumping, efendim paraşütle atlama iyi gelirdi; olmadı yamaç paraşütü yapıp, gidip yamacın birine toslardım, ne sıkıntı kalırdı ne başka bir şey. Hoş, bütün bunları peş peşe yapsam, en fazla lunaparkta garip bir oyuncağa binmiş gibi hissederim şeklinde bir düşünceye kapılmadım değil. Umarım anlık bir yanılgıdır; zira heyecan verici hiçbir şey yoksa bol bol can sıkıntısı vardır ve bu can sıkıntısıyla sadece ölünür, katiyen yaşanmaz.
Karar alma veya aldığım kararları uygulama sürecinde bir noktada zamansal bir problem var; bu problem uygulamalarımın dışsallıklara uyumunu güçleştirmekte. Dışsallık dediysem, negatif dışsallık; bünyemde pozitif etki yaratacak dışsallıklarla bir süredir karşılaşmıyorum. Allah bozmasın, istikrarda üstüme yok. Bugün aniden bastıran dolu ve yağmur ikilisi havayı serinleterek nefes aldırdı sağolsun ama zamansal uyumsuzluğumu sürdürmeme de yardım etti. Bu konuda yardıma ihtiyacım var; en kısa zamanda gidip bir yardım bulacağım. Bu sorunu da çözdüğümde artık sana bile ihtiyacım kalmayacak blog. Ya mevlayı bulacağım, ya da bir başıma İzlanda'ya göç edip bulutlara dokunacağım.



 



9 Haziran 2011 Perşembe

Bazen Yanılmak İyidir


"İyi bir şey olacak mı? Hayır dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur. Böyle bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan yalnızca kötü şeyler çıkar ya da hiçbir şey çıkmaz." 
Oğuz Atay

Oğuz Atay da insan; o da yanılabilir. Bence yanılmalıdır da.





Not: Farkettim de bu ara yazılarda kullandığım resimleri hep aynı sayfadan ediniyorum; çok güzel fotoğraflar var. Yüzü tam görünmeyen ya da hiç görünmeyen kadın fotoğraflarını seviyorum. Param olunca kendime özel bir fotoğrafçı tutup burda kullandığım tarzda fotoğraflarımı çekmesini isteyeceğim.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Camış

Video kendiliğinden açıldığından, en iyisi süper teyzeyi aşağıdaki linkten izlemek diye düşündüm;


http://alkislarlayasiyorum.com/icerik/45601/

7 Haziran 2011 Salı

Tasarı


Katil polenlerin arasında solunum mücadelesi verdiğim esnada, tam da bir zamanların anormali bugünün biricik normali olmuşken, olan biteni idrak etmeye başlıyorum. Kafam üç gün gecikmeli olarak yerine geliyor. Değişmesini deli gibi istediğimin, değişmesinden deli gibi korktuğum olup olmadığı yüzüme çarpıyor yeniden. "Başına gelen her şeyi sükunetle karşıla" sözü benim durumumun karşılığı değil. Bendeki, sükuneti aşan tedirgin edici bir sessizlik.
Öyle ya da böyle, susarak veya bağıra çağıra, artık kendimi güvende hissedebilirim. 






şarkı: Skin - Faithfulness

3 Haziran 2011 Cuma

Müzik Dolusu

Efendim, Particle'dan müzik ile ilgili mim gelmiş; yazısında belirttiği üzere bloga koyduğum şarkıları beğenerek dinliyormuş. Kendisine teşekkürlerimi sunarak konuya geçiyorum. 

Güne başlamak istediğin şarkı nedir? Tek bir tane ama her gün çalsa bıkmayacağım dediğin şarkı?
Öncelikle, üzgünüm ama böyle bir şarkı yok :) Zira ben sıkılgan biriyim; bir şarkıyı bıkana kadar dinler sonra uzun süre dinlemez, ardından da bir yerde denk gelince duygusal anlar yaşarım. O nedenle güne iyi başlatan şarkı değil, şarkılardan bir demet sunmak isterim.

Şu sağ tarafta Never Marry A Railroad Man adlı parçasının videosunu koyduğum Shocking Blue adlı grup kesinlikle güne en iyi başlatan gruplardan birisi. Bahsettiğim şarkı en sevdiğim şarkısı ama bir de Love Buzz var:




Bir diğer heyecan dolu şarkı The Proclaimers'dan geliyor. Bu şarkı, Benny and Joon'un soundtrack parçası. Filmi izleyin, şarkıyı dinleyin. daha ne diyeyim :)




Sabahları ve günün her saati iyi giden bir başka şarkı Paul McCartney'den gelsin. Bu şarkıyı çok samimi buluyorum; çoğu zaman da şarkıda kendimi buluyorum.




Bir süredir, sabahları uyanır uyanmaz Sourberry'yi açıyorum. Kaç gündür hep aynı şarkıya denk geliyorum ve mutlu oluyorum. "Ne varsa eskilerde var" diye ilk kim dedi bilmiyorum ama gerçekten benim için de ne varsa eskilerde var.




Sabah uyanınca, ya bir an önce uyanmak istenir ya da uyumaya devam etmek. Uyumaya devam etmek içinse yüzyılın en huzur verici şarkısını sunuyorum. Esasen bir ninni imiş; Janet Jak Esim de söylüyor bu şarkıyı ancak en iyisi şu:




Aslında bu liste uzar gider; ancak Ben Harper'ı unutma edepsizliğini yapmak istemiyorum ve son olarak en sevdiğim şarkısı gelsin:

2 Haziran 2011 Perşembe

Bir Yerde


Çıplak ayakla çimenlerin üzerinde gezinmek gibisi yok. Öyle bir resmim var; çimenlerin üzerinde gezinen patilerimin resmi. Sevdiğim yerin çimenleri; resme bakıyorum, patiler mutlu ve kesin ben de mutluyum. Ama şuna eminim ki, o gün bile, pabuçlarımı çıkarıp yalın ayak yürümeyi bugünkü kadar istememişimdir. Yağmur yağmasaydı uygulamak üzereydim; hoş, uygulasaydım yerinden oynamış kaldırım taşlarının üzerinde sek sek oynamak durumunda kalacaktım. Velhasıl, kadın olmanın birbirinden yapay zorunluluklarıyla aram hiç iyi değil. Vuran bir ayakkabıdan daha kötüsü, ayağı vuran topuklu ayakkabı. Bence en güzeli pisi pisi; yerle bitişik. Patilere özgürlük. Doğal olan güzeldir. Son ikisi günün sloganları.


Bu da şarkı olsun,





şarkı: Adele - Rolling in the Deep